Flört Şiddeti: Akademide Ne Var Ne Yok?!

1206
views

Röportaj ve Fotoğraf: Nurgül Öztürk

Ezgi Toplu Demirtaş’a sorduk: Akademide Ne Var Ne Yok?!

 

* Flört şiddeti kavramı ve bu kavramın akademide yer bulması dünya literatüründe nasıl bir geçmişe sahip?

Yakın ilişkilerde şiddet akademide (Amerika literatürü üzerinden konuşmak gerekirse) 1970’lerden itibaren aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddet bağlamlarında yer bulmaya başlıyor kendine. 70’lerin sonunda çok büyük yankı uyandıran birkaç kitap var, “Behind closed doors: Violence in the American Family” (Kapalı Kapıların Ardında: Amerika Ailelerinde Şiddet) ve “The battered woman” (Şiddete Maruz Bırakılmış Kadın) gibi. Büyük yankı uyandırıyor çünkü Amerikan ailelerinde şiddetin ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyan çalışmalar bunlar. Ondan öncesi şiddet yokmuş gibi davranılan dönemler. Fiziksel şiddet tartışılıyor önce, sonra cinsel ve en son psikolojik şiddet. Sonrasında araştırmacıların şiddeti evlilik ilişkisi dışında flört ilişkilerinde de araştırmaya başlaması çok uzun sürmüyor. Çok değil, bu kitaplar yayınlandıktan 2 yıl sonra, 1981’de Makepeace fiziksel şiddeti flört ilişkisinde araştırıyor (courtship violence) ve üniversite öğrencilerinin %21’nin flört ilişkilerinde en az bir defa fiziksel şiddete maruz kaldığını ortaya koyuyor. Flört şiddetinin –fiziksel- bu yaygınlığı bir yandan inandırıcı gelmemekle birlikte, araştırmacılar çalışmalarını sürdürüyorlar. Yine evlilik ilişkisinde şiddete benzer bir biçimde sırasıyla fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet araştırılıyor. Psikolojik şiddet ise duygusal şiddet, kontrol ve kısıtlama, tahakküm, ekonomik şiddet, tinsel (spiritual) ve dinsel (religious) şiddet, ısrarlı takip gibi çok farklı alt alanlarda inceleniyor artık. Bir de psikolojik olan tüm şiddet türleri online-siber ortamda da inceleniyor.

 

* Peki ya Türkiye’deki durum nasıl? Akademide bu kavram nasıl yer buluyor; daha çok sosyal bilimlerin altında mı çalışılıyor?

Türkiye’de de flört şiddetinin 2000’lerin ortasından itibaren akademide araştırılmaya başlandığını görüyoruz. Sanırım en eski araştırma 2008 yılındaki Hacettepe Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin gerçekleştirdiği. Ben de ilk araştırmamı 2010 yılında yapmıştım. Sosyal bilimler altında araştırılıyor evet; Türkiye’de de, dünyada da. Sosyal Psikoloji, Psikolojik Danışmanlık, Sosyal Hizmet, Aile Çalışmaları, Sosyoloji, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları, Hemşirelik, Halk Sağlığı gibi ve daha adını sayamadığım pek çok disiplin flört şiddeti çalışıyor ya da çalışabilir.

 

* Türkiye’de akademi ve sivil toplum arasındaki ilişkiyi nasıl buluyorsun? Araştırmaların pratik etki alanı oluyor mu?

Bu konuyu çok önemsiyorum. Önemsenmemesine şaşırıyorum da aslında. Çok kuvvetli değil ilişkiler, belki 3 büyük şehirde kişisel çabalarla bir ilişki kurmak isteyenler ve kuranlar var, çok da başarılı olanlar var, ama çok azınlıktalar, zaten bir kısmı da artık akademide değil, ne yazık ki… Tabi akademi Türkiye’de ne kadar akademi, o çok ayrı bir tartışma konusu. Ben akademi STK meselesinde daha eleştirel bir yerdeyim, ana-akımdan ziyade. Eğer doğrudan herhangi bir uygulamanın etkililiğini ölçmüyorsa araştırmaların pratik etki alanı hiç yok diyebilirim. Yani belki bir dereceye kadar öğrenciler üzerinde etkili oluyordur o araştırmalar. Ancak akademi dışında pratik etki alanı var mı, bilmiyorum yok sanki var mı? 🙂 Yani şiddetin nedenlerini araştırıyoruz, buluyoruz da ama şiddeti önleyebiliyor muyuz? Ne önleyici ne müdahale edici bir etkisi oluyor araştırmaların. Akademideki bir araştırma örneğin, sokaktaki kadının şiddete uğramasını önlüyor mu? Kadını güçlendiriyor mu, şiddet uygulayan erkeğe bir etkisi var mı? Çokca tartışma konusu bunlar hep. Akademi de aktivizm de çok yoğun çalışılan, çok vakit harcanan, çokça da gönüllükle yürütülen alanlar. Enerji mi kalmıyor nedir? Ancak akademi-STK işbirliğinin sonucun gerçekten işe yaradığı da bir gerçek. Örneğin, ben ODTÜ’den mezun olmadan, her dönem öğretmen adaylarına yönelik Rehberlik derslerine KAOS GL’nin Ayrımcılık Karşıtı Dersleri’ni (AKD) davet ettik ve sonrasında öğrencilere tepki yazıları yazdırdık. Bu tepki yazılarını incelediğimiz araştırmamızın sonuçları, AKD’nin öğretmen adaylarının LGBTİlere yönelik ayrımcılığın farkına vardıklarını ve algılarında hak temelli bir değişiklik yarattığını gösterdi ve hatta KAOS GL bunu haberleştirdi “Ayrımcılık Karşıtı Dersler kampüsleri dönüştürmeye geliyor!” başlığıyla. Sözün kısası STK-akademi işbirliği işe yarıyor, işbirliği kurulduğunda tabi.

 

* Araştırmalarını daha çok üniversite öğrencileri ile gerçekleştiriyorsun. Gençler arasında özellikle duygusal şiddetin diğer şiddet türlerine oranla daha kabul edilebilir olduğundan bahsediyorsun. Bu sonucu nasıl ele alırsın? Duygusal şiddetin diğer şiddet türlerinden farkı nedir?

Evet, psikolojik şiddet diğer şiddet türlerine göre daha kabul edilebilir. Sadece araştırma sonuçlarında değil, verdiğim seminerlerde de çok net gözlemliyorum, görüyorum bunu. Fiziksel ve cinsel şiddeti anlatırken kullandığım kavramlara & davranışlara hiçbir itiraz gelmezken, psikolojik şiddeti anlatmaya başladığımda hemen “Hocam bu da mı şiddet”, “Eee ben bunu yapıyorum, bana da yapılıyor, hiç şiddet gibi değil bu”, “Hocam buraya kadar iyiydi hoştu her şey ama şimdi..” gibi tepkiler alıyorum. Örneğin kıskançlıktan, kontrolden ve kısıtlamadan bahsettiğimde öğrenciler bunu şiddet olarak algılamıyor, ve hatta bu davranışları “iyi, mutlu ilişki” davranışları olarak değerlendiriyorlar. Nereye gittiğini sürekli takip etmek, arkadaşlarını arayıp nerede & kiminle olduğunu kontrol etmek, kimle görüştüğüne, ne giydiğine müdahale etmek, sürekli birlikte olmak, daha fazla birlikte olmak için zaman talep etmek, karşı tarafın kendi başına, arkadaşlarıyla, ailesiyle zaman geçirmesine müdahale etmek, kıskanmak, o kızla/oğlanla görüşemezsin demek… Bunlar hep iyi &mutlu ilişki davranışları gibi algılanıyor. İngilizcede geliştirilen bir ölçeği Türkçeye uyarladığımız bir araştırmada örneğin, üniversite öğrencileri “kıskançlığı” orijinal ölçeğin aksine “psikoloji şiddet” olarak değerlendirmedi. Uzun süre istismara maruz kalmış & istismar atlamış kadınlarla yapılan nicel ve nitel çalışmalar hep benzer bulguyu veriyor: “En kötüsü psikoloji şiddeti”. Psikolojik şiddetin etkilerini atlatmak çok daha uzun sürüyor fiziksel şiddete göre. Ancak özellikle ilişkide fiziksel ve/ya cinsel şiddet yoksa salt psikolojik şiddet varsa üniversite öğrencileri, özellikle de uzun soluklu bir ilişkiyse, bunu bir “fedakarlık” gibi görüyor, psikolojik şiddet olmayan bir ilişki olamazmış gibi, kötünün iyisi gibi. Türkiye’de yok, ancak yurtdışındaki boylamsal çalışmaların sonuçları çok net: Evlilik öncesi psikolojik şiddet, evlilikteki her türlü (cinsel, fiziksel, ekonomik, psikolojik) şiddetin en güçlü yordayıcısı. Bir nevi şiddet geliyorum diyor.

 

* Kıskançlık nedir? Engellenebilir bir duygu mu? Nasıl engellenir? Zarar vermeden kıskanmak mümkün müdür? Partnerimize zarar verdiğimizi nasıl anlayabiliriz?

Kıskançlık doğrudan çalıştığım bir konu değil, ancak kıskançlığın tek bir boyutunun olmadığını, duygu, düşünce ve davranış boyutlarından oluştuğunu biliyorum. Kişi kıskançlıkla ilgili duygusunu, düşüncesini kendine saklarsa, kendi baş etmeye çalışırsa, davranış olarak sergilemezse, partnere doğrudan bir yansımasını görmek zor haliyle. Doğrudan ya da dolaysız kıskançlığı –partnere yansımasa bile- zarar veren bir olgu olarak ele alıyorum ben. Bazı araştırmacılar sağlıklı & sağlıksız işlevsel olan & olmayan kıskançlık ayrımı yapıyorlar. “Seven insan kıskanır” “kıskanmıyorsa sevmiyordur” gibi söylemlerin yakın partner ilişkilerinde egemen olduğu bir coğrafyada & kültürde sağlıklı & sağlıksız işlevsel olan & olmayan kıskançlık ayrımı ne kadar yapılabilir, yapılabilir mi bilmiyorum doğrusu. Kendi kişisel ilişkilerimi düşünüyorum, kıskanmadım, ya da bu duyguyu hissettiğimde (çok nadir), dönüp kendime baktım, şu anda beni böyle hissettiren nedir diye? Kendime sordum hep bu soruyu, partnerimden “onunla görüşmeni istemiyorum”, “neden telefonunu açmadın”, “neredeydin”, “o adamla/kadınla görüşmeni istemiyorum” gibi taleplerim olmadı. Şu anda böyle hissettiren nedir sorusunu geçip, kendi içine bakmadan, bu rahatsız edici duygu/düşünce ile baş edemeyip “bu rahatsız edici duygudan/düşünceden” bir an önce kurtulmak için partneri kısıtlamak partneri kontrol etmeye başlamak psikolojik şiddete giriyor zaten, bir adım sonrası da fiziksel şiddet. Bir de cinsellik boyutu var işin Türkiye’de. Sanki o kontrolü bıraktığımız anda partnerimiz ilk fırsatta başka kadınlar/erkekler bulacak. Off çok fazla dinamik var bu kıskançlıkta… Zarar vermeden kıskanmak bana mümkünmüş gibi görünmüyor.

 

* Peki kişiler zarar gördükleri bir ilişkiyi neden sürdürüyorlar?

Birçok sebebi var. Öncelikle yaşanılan şeyin şiddet olduğunun farkında olmayabilirler, psikolojik şiddette olduğu gibi. Bir de insanlar ilişkinin bitmesini değil, şiddetin bitmesini istiyorlar, çünkü sevdikleri & âşık oldukları için başladılar o ilişkiye. Çünkü şiddet yaşanana kadar ya da şiddet yaşanmadığında verilen sözler var, yaşanan güzel şeyler de var. 7/24 bir şiddet söz konusu değil, ilişkilerin çok büyük bir çoğunluğunda, o şiddet döngüsünün içinde güzel anlar da var. Bir şiddet döngüsünün içinde olunduğunun da farkına varmak uzun sürüyor olabilir. Bazen de inkar var, bir baş etme mekanizması olarak, şiddet yaşadığının inkarı. Korku da bir etken, şiddetin bir sonraki aşamasının –ilişki sonlandırıldığında- kadın cinayeti olması söz konusu kadınlar için. Son derece haklı bir korku bu, gerçek dışı değil çünkü. Suçluluk da olabilir, yaşanılanlarda kendi payının da olduğunu düşünme ve hep bir kendine çeki düzen verme hali bazen. Bir de partnerin değişebileceğine, partneri değiştireceğine olan inanç. Şiddet çalışanlar olarak biliyoruz, fail kişi kendi istemedikçe değişmeyecek. Ancak maruz kalan kişide de hep bir umut oluyor; bir gün değişecek, şu olunca değişecek, işi çok stresli, zor bir dönemden geçiyor, küçükken ona da kötü davranmışlar, sevgi görmemiş benim sevgim & ilgim iyileştirecek gibi inançlar güçlü oluyor bazen. Özellikle flört ilişkilerinde özellikle kadınlar açısından cinsel bir yaşantı geçirmiş olmak da çok güçlü bir etken bizim kültürde, bu yaşantı ilk de olabilir.. Aile akran baskısı var bir de. İlginç bir şekilde, evet. Sonuçta sevilen & saygı gösterilen bir kişi ise partner, şiddet uygulayan yüzünü sadece partner görüyorsa, “iyi çocuk, akıllı çocuk, zengin çocuk, çalışkan çocuk, daha iyisini mi bulacaksın” gibi söylemlerle, kişiyi kendini sorgular halde bırakma durumu olabiliyor. Akran, aile baskısı gibi güçlü kolektivist bir yanımız var çünkü kültürel olarak. Bir de kişisel bazı özellikler de rol oynuyor. Asla unutulmaması gereken etkenlerden biri de; faille empati kuranlar, failin yanında duran yasalar, uygulamalar. Resmi anlamda söylüyorum, sürekli bir şiddete maruz kaldığını ispatlama hali çok yorucu karakollarda, mahkemelerde, hastanelerde. Sistematik bir baskı var. Çok fazla dinamik var sözün kısası. Erkek egemen toplumda yaşıyoruz. Kişisel bağlamdan sistematik bağlama; her uygulama, her söylem, her anlayış çok eril. Çok güçlü bir cinsiyet toplumsallaşması var. Flört şiddeti toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet türü. Şiddeti yücelten bir toplumda yaşıyoruz, şiddeti meşrulaştırıyoruz sürekli, çocuğumuza “sen neden vurmadın”ı öğretiyoruz. Şiddet bir çözüm aracı olarak dayatılıyor. Ailemizde görüyoruz, annemizden babamızdan gördüğümüz şeyi sorgulamadan kabul ediyoruz. Babanın da anneyi kıskandığı bir ailede mi büyüdü bir insan, baba da seviyor anneyi sonuçta. Demek ki kötü bir şey değil. Bir de lisede üniversitede “akran etkisi” diye bir kavram var. Sınır kavramı yok. Şiddetin tanımı çok basit aslında. Benim çizdiğim bir sınır var, partnerim o sınırı aştı mı şiddet başlıyor aslında. Ama özel alan kavramı yok bizim ülkede, insanlar sınır ihlallerinin farkında değil. Var da var yani. Ee bir de son 15 yıldır yükselen muhafazakarlık cinsiyet rollerini daha da dayattı, keskinleştirdi. Kadın alttan alacak, yumuşak olacak…

 

* Bazı çalışmalarında aşk ilişkilerini “yatırım modeli” üzerinden okuyorsun; bunu biraz açıklayabilir misin?

Yatırım modeli; ilişki doyumu, ilişkiye yatırım ve ilişki dışında başka seçeneğin olmadığı algısının bir kişinin ilişkiye bağlığını etkilediğini öne sürer. Biraz önce kişiler zarar gördüğü ilişkiyi neden sürdürürler diye sormuştunuz. Biz de şiddet içeren bir ilişkiyi sürdürme ilişkisel dinamiklerin rolünü araştırdık. Çünkü kişisel görüşmelerde, “çok emek verdim”, “kaç yıllık ilişkim” “ şiddet dışında ilişkimde mutluyum” “onu seviyorum”,” çok fedakârlık yaptım bu ilişki için” gibi söylemler öne çıkıyordu. Şiddete maruz kalan kişi için, ilişkiye yatırım yapma, ilişki doyumu, ilişki dışında seçeneklerin olmadığı algısının şiddet yaşanmayan ilişkilerdeki gibi ilişki bağlılığıyla ilgili olup olmadığına da baktık. Kuram, ilişkide şiddet varsa da yoksa da anlamlıydı. Doyum yüksekse, yatırım yapılmışsa ilişkiye ve başka seçeneğin olmadığı algısı varsa bağlılık artıyor. Bunun dışında, cinsel şiddet hariç, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalan kişiler, ilişki doyumu, ilişki bağlılığına aracılık ediyor. Bu bulgular kadınlar için geçerli bu arada. Flört ilişkisinde psikolojik ve cinsel istismar yaşayan kadınlarla çalışırken, o ilişkiyi sonlandırıp sonlandırmama kararında, ilişkideki mutsuzluk üzerinden girmek de bir yol olabilir diyor bulgular aslında.

 

* Flört şiddeti daha çok kadına şiddet odağında ele alınıyor. Bu alanda yürütülen çalışmalar, kampanyalar daha çok kadınların güçlendirilmesine yönelik. Senin yaklaşımın nasıl? İkili cinsiyet sistemi ve hakim toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi yadsınamaz ama şiddetin farklı dinamikleri de yok mu?

Türkiye’de yürütülen araştırmaların bulguları, yurtdışında yürütülen araştırmaların bulgularına benzer şeyler söylüyor aslında sıklık konusunda. Özellikle psikolojik şiddette cinsiyet farklılığı yok. Cinsel şiddette çok belli fiziksel şiddette ise belli belirsiz bir fark var. Ancak burada birkaç önemli nokta var. Öncelikle bu oranlar kişi belli bir davranışı (örneğin partnerimin haberi olmadan eşyalarını karıştırdım) bir kere de yapsa 20 kere de yapsa yapmış oluyor, o yüzdeye giriyor. Bu tartışma konusu. Artı şiddetin sıklığını ölçen ölçekler davranışların sonuçlarını & zararını da ölçmüyor. Heteroseksüel bir ilişkide örneğin bir kadının bir erkeğe attığı tokat ile bir erkeğin bir kadına attığı tokat aynı değerlendiriliyor bu standardize edilmiş ölçeklerde. Halbuki biri hastanelik edebilir gibi. Bir de davranışın ardındaki niyeti de ölçmüyor, o tokat öz savunma için mi atıldı, zarar vermek için mi belli olamıyor. Tüm bunların sonucu flört şiddetinde cinsiyet farklılığı yokmuş gibi bir izlenim de doğuyor. Ancak henüz Türkiye’de flört şiddeti sonucu hayatını kaybeden bir erkek görmedim, fakat hayatını kaybeden kadınlar var ve sayıları da artıyor. Dolayısıyla hep kadınlara yönelik çalışmalar daha fazla, kadının güçlendirilmesine yönelik. Ben, kişisel olarak erkeklere yönelik –özellikle liselerde ve üniversitelerde- toplumsal cinsiyet odaklı, erkeklik odaklı, güvenli & mutlu ilişkiler odaklı önleyici çalışmaların işe yarayabileceği umudunu taşıyorum. Özellikle flört şiddeti için. Kadınların sorumlusu olmadığı şiddet için, sadece kadınların güçlendirilmesi bana yanlış değil ancak eksik geliyor. Fakat altını çizmek istiyorum, flört şiddeti bağlamında konuşuyorum.

 

* Akademik çalışmalarında LGBTİ+lara da yer vermişsin. Bu alandaki çalışmalarından da bahsedebilir misin? LGBTİ+ların yaşadığı farklı flört şiddeti türleri var mı?

LGBTİlerde flört şiddeti çalışmadım. Daha çok LGBlerin kimlik gelişimi ve öznel iyi oluşları üzerinde çalışıyorum. Kişisel gözlemlerimden yola çıkarak bu soruya cevap verebilirim. LGBTİ+lar da flört şiddetinden muaf değil. Bunu konuşmak çok zor ve hatta şimdiye kadar sadece kendi içimizde konuştuk. Geldiğimiz noktada şunu söyleyebilirim, kendini hem feminist hem de lezbiyen, biseksüel, queer olarak tanımlayanlar da flört şiddetinden muaf değil. Çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. KAOS GL bu konuda yeni bir yazı dizisi başlattı, “Çuvaldızı kendimize batırıyoruz, şiddeti konuşuyoruz” diye, ilgiyle okuyorum. Heteroseksüel ilişkilerden çok daha farklı değil ilk deneyimler, sanırım dört ya da beş tane paylaştılar. Belki de LGBTİlerda şiddeti konuşmak daha zor. Şiddet cinsiyet mefhumundan bağımsız bir pratik değil ancak salt da cinsiyete bağlı değil. Konuşuluyor olmasını olumlu karşılıyorum, konuşulmayan her şey tabulaşıyor, yok sayılıyor çünkü.

 

* Peki biraz da olumlu olana bakalım. Hiç şiddet yaşanmayan ilişki mümkün mü? Sen güvenli ilişkiyi nasıl tanımlıyorsun?

Hiç şiddet yaşanmayan ilişki mümkün, zor ama mümkün. Olumlu duyguların yaşandığı ilişkiler güvenli ilişkiler bana göre, aşkı, sevgiyi keyifle yaşama tanımlama hali. Şiddet içermeyen ilişki mutlu hissettirir, iyi hissettirir. Bağımsızlığın korunması, bağımlılığın değil bağlılığın olduğu. Karşılıklı saygının ve güvenin olduğu, eşit bir ilişki. İlişkideki sorumlulukların konuşulduğu, sorumluluklar konusunda ortaklaşıldığı. Bunların konuşulması için açık bir iletişim gerekiyor. Karşılıklı anlayış olmalı, tek taraflı bir anlayış değil. Bu güven ve saygı hali de özsaygı ve özgüveni de içermeli en başta. Sınırların net olduğu, özel alanların korunduğu ilişkiler daha güvenli. Örneğin, ben evlendiğimde evimize arkadaşlarımız geliyordu. 3 oda bir salondu ev. 1 yaşam alanı, yatak odası vardı. Bir de partnerimin ve benim ayrı çalışma & yaşam alanlarımız, yalnız vakit geçirebildiğimiz, kendimize ait. Çoğu insan yadırgadı bunu, evli insanların ayrı odası olamazmış gibi. Ya odalarımızda yalnızken başka işler çevirirseniz diyorlardı, arkadaşlarımız bile J. Sağlıklı düşünceler değil bunlar işte, bunun sonu şüphe, kıskançlık, güvensizlik. Kırılma noktaları hep bu bakış açıları olmalı.

 

* Yani aslında o düşünceleri değiştirmek gerekiyor, çok haklısın. Kişinin dönüp biraz da kendine ve kendi düşüncelerine bakmasını öneriyorsun. Bizim de sloganlarımızdan biri bu; değişim bizimle başlar.

Evet, bu sloganı çok seviyorum, sıkı bir uygulayıcısıyım da J Son zamanlarda birçok STK flört şiddetine yönelik farkındalığı arttırıcı ve önleyici & koruyucu çalışmalar gerçekleştiriyor. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (yani siz), 40Tilki Kadın İnisiyatifi, TOG Kadın Fonu, Mor Çatı gibi. Bunu çok anlamlı ve değerli buluyorum. Özellikle önleyici & koruyucu çalışmaların etkilerini kısa ve uzun vadede görebileceğimizi düşünüyorum. Akademide de bu konu daha fazla araştırılmaya başlandı. “Ayy onca sorun varken bir bu mu kaldı araştırılacak” gibi cümleler duymuştum ben bu konuyu araştırmaya başladığımda. Sevindirici gelişmeler oluyor. Flört şiddeti yaşayan, atlatmaya çalışan kadınlara psiko-sosyal ve psikolojik destek vermeye başladı şiddetle mücadele eden STK’lar; Kadın Dayanışma Vakfı, örneğin… Yalnız değilsiniz, yalnız değiliz.

Benim sloganlarımdan biri de: “Kötü ilişki, hiç olmamasından daha iyidir” değil, “Güvenli, sağlıklı, mutlu ilişki”… deyip bitiriyorum. 🙂


Doktora derecesini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü Rehberlik ve Danışmanlık Ana Bilim Dalından alan Ezgi Toplu Demirtaş; doktora tezini flört ilişkisi olan üniversite öğrencileri arasında psikolojik flört şiddeti üzerine yazmıştır. ABD’de University of North Carolina at Greensboro’da uzun süreli misafir araştırmacı olarak çalışmıştır. Şu an İstanbul’da MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümünde öğretim görevlisidir.